Aziz DAĞTEKİN İle Pazar Sohbeti
Türkiye’nin artık yüksek sesle sorması gereken bir soru var:
Kamu hizmeti kimin için yapılıyor?
Vatandaş için mi, esnaf için mi, üretici için mi, yoksa yıllarca değişmeyen koltuklar için mi?
Bugün Türkiye’nin dört bir yanında belediyeler, ticaret ve sanayi odaları, esnaf odaları ve borsalar üzerinden yürüyen sistemin ciddi biçimde sorgulanmasının zamanı gelmiştir.
Çünkü mesele artık yalnızca bir başkanın seçilip seçilmemesi değildir.
Mesele, bir makamın hizmet makamı olmaktan çıkıp güç ve nüfuz merkezine dönüşüp dönüşmediğidir.
Bir başkan seçiliyor…
Sonra koltuğa oturuyor.
Aradan yıllar geçiyor.
Bir dönem daha…
Bir dönem daha…
Ve vatandaşın zihninde aynı soru büyüyor:
“Bu koltuk neden bu kadar vazgeçilmez?”
Aidat toplamak yetmez
Esnafın bugün sırtında ağır bir yük var.
Kira, vergi, SGK, personel gideri, elektrik, su, finansman maliyeti…
Bir de bunun üzerine çeşitli aidatlar ve bürokratik yükler geliyor.
Peki esnaf odası ne yapıyor?
Esnafın hayatını kolaylaştırıyor mu?
Krediye ulaşmasını sağlıyor mu?
Kapanmak üzere olan işletmenin elinden tutuyor mu?
Genç girişimciye yol gösteriyor mu?
Haksız rekabet karşısında esnafın yanında duruyor mu?
Kamu kurumları arasında esnafın işini hızlandıracak bir köprü kuruyor mu?
Yoksa bütün mesele yıl sonunda aidat toplamak ve seçim zamanı yeniden sandık kurmak mı?
Esnafın artık tabeladan çok icraat görmek istediğini anlamanın zamanı geldi.
Oda esnafı birleştirmeli, birbirine düşürmemeli
Bir başka tehlike ise daha büyük:
Meslek kuruluşlarının siyasi rekabet alanına dönüşmesi.
Esnaf aynı sokakta dükkan açıyor.
Aynı müşteriye hizmet veriyor.
Aynı ekonomik krizle boğuşuyor.
Aynı elektrik faturasını ödüyor.
Ama oda yönetimleri üzerinden farklı kamplara ayrılıyorsa burada ciddi bir sistem sorunu vardır.
Oda; esnafı bölmek için değil, esnafın ortak çıkarını savunmak için vardır.
Borsa; güç gösterisi için değil, üreticinin önünü açmak için vardır.
Belediye; siyasi hesaplaşma için değil, şehrin ortak geleceğini inşa etmek için vardır.
Bu kadar basit.
Belediyeler de tartışılmalı
Belediyeler konusunda da aynı soruyu sormaktan çekinmemeliyiz.
Bir belediye başkanının başarısı, kaç yıl koltukta kaldığıyla değil;
şehirde neyi değiştirdiğiyle ölçülmelidir.
Şehir temiz mi?
Altyapı yeterli mi?
Ulaşım rahat mı?
Sosyal destekler adil mi?
İmar uygulamaları şeffaf mı?
Belediyenin kaynakları doğru kullanılıyor mu?
İhale süreçleri kamu vicdanını tatmin ediyor mu?
Vatandaş ödediği verginin karşılığını görebiliyor mu?
Bunların hesabı sorulmadan yalnızca “hangi parti kazandı?” tartışmasına sıkışmak, asıl meseleyi ıskalamaktır.
Devlet kurumları neden var?
Şimdi daha cesur bir soru soralım.
DSİ neden var?
Karayolları neden var?
Tarım ve Orman teşkilatı neden var?
Sağlık müdürlükleri neden var?
Milli Eğitim neden var?
Diğer kamu kurumları neden var?
Bu kurumların her birinin başında zaten devlet adına görev yapan yöneticiler bulunuyor.
Öyleyse kamu hizmetinin temel sorumluluğu neden sürekli siyasi rekabetin gölgesinde tartışılmak zorunda?
Burada benim tartışmaya açtığım mesele şudur:
Belediyeler ve meslek kuruluşlarında makamın kişiselleşmesini önleyecek, denetimi güçlendirecek ve hizmeti merkeze koyacak yeni bir yönetim modeli neden düşünülmesin?
Belki süre sınırı…
Belki daha güçlü bağımsız denetim…
Belki liyakat esaslı profesyonel yönetim…
Belki kamu adına atanacak, görev ve yetkileri kanunla belirlenmiş profesyonel yöneticiler…
Bunların hepsi konuşulmalıdır.
Ancak bir noktayı özellikle vurgulamak gerekir:
Çözüm, esnafın iradesini yok saymak değil; esnafın iradesini siyasi kamplaşmadan ve kişisel güç mücadelelerinden korumaktır.
Gerekirse kapatılması bile tartışılmalı
Bazı kurumlara dokunulmazlık zırhı giydirmek zorunda değiliz.
Bir yapı görevini yerine getiremiyorsa yeniden yapılandırılır.
Yetmiyorsa birleştirilir.
İşlevini kaybetmişse kaldırılır.
Hatta gerekiyorsa kapatılması bile tartışılır.
Çünkü devletin görevi kurumları yaşatmak değil, vatandaşın hayatını kolaylaştırmaktır.
Bir kurum sırf geçmişten beri var diye sonsuza kadar aynı şekilde devam etmek zorunda değildir.
Türkiye artık “Böyle gelmiş, böyle gider” anlayışını terk etmek zorundadır.
Türkiye’nin yeni bir yönetim kültürüne ihtiyacı var
Bizim ihtiyacımız daha fazla makam değil.
Daha fazla hizmet.
Daha fazla tabela değil.
Daha fazla çözüm.
Daha fazla siyasi kavga değil.
Daha fazla ortak akıl.
Esnafın birbirine düşman edildiği değil, aynı çatı altında sorunlarına çözüm aradığı bir sistem kurulmalıdır.
Başkanlık makamı bir ayrıcalık değil, emanettir.
Oda koltuğu bir saltanat değil, görevdir.
Belediye başkanlığı bir güç alanı değil, halka hizmet sorumluluğudur.
Ve hiçbir makam sahibi şunu unutmamalıdır:
Koltuklar insanlara değil, insanlar görevlere emanettir.
Türkiye’nin artık israf ekonomisinden de, makam ekonomisinden de, siyasi kamplaşma üzerinden yürüyen yönetim anlayışından da kurtulması gerekiyor.
Devletin parasını koruyan…
Esnafın yükünü azaltan…
Üreticinin önünü açan…
Vatandaşın işini hızlandıran…
Ve görevini yapmayan yöneticiden hesap soran bir sistem istiyoruz.
Çünkü artık mesele “Kim başkan olacak?” meselesi değildir.
Asıl mesele, başkan kim olursa olsun sistemin millete hizmet edip etmediğidir.
Ve belki de Türkiye’nin bugün en çok ihtiyacı olan şey şudur:
Koltukları değil, sistemi değiştirmek.
Pazar sohbetimiz bugün biraz sert oldu.
Ama bazı gerçekler vardır ki yumuşak konuşulduğunda duyulmaz.
Aybüke Türk Haber "Habere Bozkutça Bakış"