Aziz Dağtekin Yazdı
Bizi öldürmediler… Bizi ülkümüzle yeniden yoğurdular!
12 Eylül yine geldi…
Takvim yine aynı acının kapısını çaldı.
Ve ben yine o günlere döndüm.
İnsan bazı günleri unutamaz.
Unutamaz çünkü o günler sadece takvimde yaşanmaz.
Bedenine kazınır.
Ruhuna işlenir.
Vicdanına mühürlenir.
12 Eylül, benim için bir tarih değil; kanayan ayaklarımdır.
Kırk beş gündür…
Tam 45 gün!
Maltepe Askeri Cezaevi…
O kapıdan içeri giren insanla dışarı çıkan insan aynı değildi.
Çünkü içeride sadece bedenimizi değil, irademizi de kırmak istediler.
Ama başaramadılar.
Cam kırıkları…
Evet, cam kırıkları üzerinde yürütüldük.
Ayaklarımız kanadı.
Kanayan ayaklarımızı tuzlu ve kezzaplı suların içine soktular.
Acıyı bedenimizde hissettik.
Ama asıl acı bedenimizde değildi.
Asıl acı, vatanını sevdiği için düşman muamelesi gören bir neslin çaresizliğiydi.
Bir de spor salonu…
Koskoca bir salon.
Sessizlik…
Ve başımızın üzerinde damla damla su…
Bir damla…
Bir damla daha…
Bir damla daha…
Saatler geçiyor.
Su bitmiyor.
Sessizlik bitmiyor.
İnsan kendi zihninin içine hapsoluyor.
Amaç belliydi:
Psikolojimizi çökertmek.
Bizi kendimizden koparmak.
İnancımızdan vazgeçirmek.
Ülkümüzden soğutmak.
Fakat bir şeyi hesap edemediler.
İşkence bedenimizi yaralayabilirdi ama ülkümüzü yaralayamazdı.
12 Eylül’de gençlerin hayatlarını rakamlara böldüler.
“İki sağdan, bir soldan…”
Ne acı bir cümle!
İnsan hayatını matematiğe çevirdiler.
Darağacını terazi sandılar.
Gençlerin boynundaki ilmeği “denge” diye tarif ettiler.
Sonra da bütün bunların adına:
“Devleti kurtarmak” dediler.
Peki…
Kimden kurtardınız devleti?
Vatanını seven gençlerden mi?
Bayrağına sarılan çocuklardan mı?
Milletine sevdalı ülkücülerden mi?
Yoksa yıllardır Türkiye’nin üzerine çöken karanlıktan mı?
Biz o günlerde gençtik.
Ama genç olmak suç değildi.
Ülkücü olmak suç değildi.
Vatanı sevmek suç değildi.
Bayrağı sevmek suç değildi.
Türk milletine gönül vermek suç değildi.
Fakat birileri bunların hepsini suçmuş gibi gösterdi.
Bizi susturmak istediler.
Bizi korkutmak istediler.
Bizi sindirmek istediler.
Ve belki de en çok şunu istediler:
“Bir daha ülkücü olmasınlar.”
Ama olmadı.
Bugün aradan onlarca yıl geçti.
Saçlarımız ağardı.
Yüzümüzde yılların çizgileri oluştu.
Kimimiz yürümekte zorlanıyoruz.
Kimimizin dizleri ağrıyor.
Kimimizin hatıraları hâlâ geceleri uykusundan uyandırıyor.
Ama bir şey değişmedi.
Gönlümüzdeki ülkü değişmedi.
İşte bunun için söylüyorum:
Ülkücünün eskisi olmaz!
Ülkücü ülkücüdür.
Dün de ülkücüydü.
Bugün de ülkücüdür.
Yarın da ülkücüdür.
Ülkücülük bir gençlik hevesi değildir.
Bir makam değildir.
Bir koltuk değildir.
Bir rozet değildir.
Bir fotoğraf karesi hiç değildir.
Ülkücülük, bedel ödemeyi göze aldığın bir inançtır.
Bizi sevdamızdan pişman etmek istediler.
“Bak başına bunlar geldi” dediler.
“Vazgeç” dediler.
“Sus” dediler.
“Bir daha ülkücülük deme” dediler.
Biz ne yaptık?
Daha sıkı sarıldık.
Çünkü bazı sevdalar vardır…
Acıyla büyür.
Hasretle büyür.
Yoklukla büyür.
Zindanla büyür.
Ve bazen insanın kanayan yarasından bile bir inanç filizlenir.
Bizim ülkücülüğümüz de böyle büyüdü.
Bugün 12 Eylül’ü anarken sadece kendimiz için konuşmuyoruz.
O gün toprağa düşenler için konuşuyoruz.
Darağacında genç yaşta hayata veda edenler için konuşuyoruz.
Cezaevlerinde işkence görenler için konuşuyoruz.
Evladının yolunu gözleyen analar için konuşuyoruz.
Kapısı her çalındığında “Oğlum mu geldi?” diye ayağa kalkan babalar için konuşuyoruz.
Ve adı hiçbir kitapta yazmayan…
Fotoğrafı hiçbir gazetede çıkmayan…
Acısını içine gömen binlerce insan için konuşuyoruz.
12 Eylül’ün üzerinden yıllar geçti.
Ama bazı geceler hala uzundur.
Bazı hatıralar hala tazedir.
Bazı yaralar hala kanar.
Ve bazı isimler…
Hiç unutulmaz.
Çünkü tarih sadece kazananların yazdığı kitap değildir.
Tarih, acı çekenlerin hafızasıdır.
Bugün bize “eski ülkücü” diyenlere de bir çift sözüm var:
Eski ülkücü diye bir şey yoktur.
Ülkücülüğün emekliliği olmaz.
İnsan yaşlanır.
Ama ülkü yaşlanmaz.
Saç beyazlar.
Ama bayrak beyazlamaz.
Diz yorulur.
Ama gönül yorulmaz.
Ses kısılır.
Ama inanç susmaz.
Çünkü:
Ülkücü ülkücüdür.
Ve ülkücünün eskisi olmaz!
12 Eylül…
Sen bizim ayaklarımızı kanattın.
Ama yolumuzu değiştiremedin.
Bedenimizi yaraladın.
Ama ruhumuzu teslim alamadın.
Başımıza damla damla su akıttın.
Ama içimizdeki ateşi söndüremedin.
Bizi zindana attın.
Ama ülkümüzü zindana sığdıramadın.
Bizi sevdamızdan vazgeçirmek istedin.
Ama biz o sevdaya daha sıkı sarıldık.
Çünkü biz şunu öğrendik:
Bazı davalar rahat koltuklarda değil, kanayan dizlerin üzerinde anlaşılır.
Bugün 12 Eylül…
Ben hala o günleri hatırlıyorum.
Cam kırıklarını…
Kanayan ayaklarımı…
Kezzaplı suları…
Spor salonundaki o sessizliği…
Başımızdan damlayan suyu…
45 günü…
Ve bütün bunların ortasında yüreğimizde büyüyen o inancı…
Aradan yıllar geçti.
Ama o genç ülkücü ölmedi.
Çünkü o genç ülkücünün içinde bir sevda vardı.
Vatan sevdası.
Millet sevdası.
Bayrak sevdası.
Ülkü sevdası.
12 Eylül bize diz çöktürmek istedi.
Diz çöktürmedi.
Bizi susturmak istedi.
Susturamadı.
Bizi ülkümüzden koparmak istedi.
Koparamadı.
Ve bugün, yıllar sonra, aynı cümleyi yeniden haykırıyorum:
ÜLKÜCÜ ÜLKÜCÜDÜR!
ÜLKÜCÜNÜN ESKİSİ OLMAZ!
Çünkü biz dün neyin peşindeysek bugün de onun peşindeyiz:
Vatan.
Millet.
Bayrak.
Türk dünyası.
Ve insanın yüreğine bir kere düşen o büyük sevda…
Kolay kolay sönmez.
12 Eylül geldi…
Yine geçti.
Ama biz hala buradayız.
Ve hala söylüyoruz:
Bizi işkenceyle korkutamadınız.
Zindanla susturamadınız.
Acıyla ülkümüzden döndüremediniz.
Çünkü bazı sevdalar vardır…
İnsan ölür, sevda ölmez.