Aparatların da Bir Son Kullanma Tarihi Vardır

Aziz Dağtekin Yazdı


“Acılı ya da acısız, bu iktidar gitmeli.”

Bu cümle ilk bakışta siyasi bir tercih gibi görünebilir.

İnsan iktidarı eleştirebilir.

İktidarın değişmesini isteyebilir.

Sandıkta başka bir tercihin yapılmasını savunabilir.

Bunların tamamı siyasetin doğal parçasıdır.

Ama mesele, iktidar eleştirisinin ötesine geçip memleketin tamamına “benim istediğim olmazsa hiçbir şey olmasın” mantığıyla bakmaya başladığında değişiyor.

İşte orada durup sormak gerekiyor:

Bu ülkeyi gerçekten kim ayağa kaldıracak, kim sürekli ayağına çelme takacak?

Türkiye ne zaman toparlanma iradesi gösterse, siyaset sahnesinin bir köşesinden mutlaka yeni bir “kurtarıcı” çıkıyor.

Kimi vatanseverlik üzerinden konuşuyor.

Kimi laiklik üzerinden.

Kimi din üzerinden.

Kimi de yıllardır kapanmış olması gereken defterlerin sayfalarını yeniden açmaya çalışıyor.

Hepsinin ortak özelliği aynı değil elbette.

Ama bazı aktörlerin, toplumun en hassas fay hatlarını kullanarak kendilerine siyasi veya sosyal alan açmaya çalıştıkları da göz ardı edilemez.

“Rütbe” her zaman akıl demek değildir

Türker Ertürk‘ün “acılı-acısız” çıkışı da bu açıdan tartışılmalı.

Emekli asker olmak elbette önemli bir tecrübedir.

Fakat emekli olmak, siyasetin üzerinde bir vesayet makamına dönüşmek anlamına gelmez.

Askeri rütbe, demokrasi içerisinde siyasi hükümranlık rütbesi değildir.

Hele hele Türkiye’nin 28 Şubat tecrübesinden geçmiş bir toplumuna yeniden “üstten konuşma” alışkanlığıyla seslenmek, artık kimseye eski günlerin konforunu sağlamaz.

Bugünün Türkiye’sinde milletin üzerinde hiçbir makam yoktur.

Ne apolet…

Ne kürsü…

Ne cemaat…

Ne bürokratik güç…

Son söz milletindir.

Asıl mesele cemaatler değil, hesap vermez yapılar

Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.

Bir cemaatin, dini grubun veya vakfın içinde bulunan herkesin aynı düşüncede olduğunu söylemek hem haksızlık hem de yanlış olur.

Fakat herhangi bir dini yapılanmanın yönetim kademesi hakkında ciddi iddialar ortaya çıkıyorsa, “Bunlar bizim mahallenin insanı” diyerek mesele kapatılamaz.

Tam tersine daha fazla şeffaflık gerekir.

Alihan Kuriş hakkında yürütülen soruşturma kapsamında gündeme gelen Glooper iddiaları da bu nedenle ciddiyetle ele alınmalıdır.

Eğer soruşturmalarda gerçekten kapalı devre iletişim, katmanlı doğrulama, örgütsel hiyerarşi ve gizli haberleşme mekanizmaları tespit ediliyorsa, bunun hesabı hukuk içerisinde sorulmalıdır.

Ama burada da ince bir çizgi var:

Bir soruşturmanın iddiası, mahkeme kararı verilmiş kesin gerçek değildir.

Hukuk devleti tam da bunun için vardır.

Suç varsa ortaya çıkarılır.

Delil varsa değerlendirilir.

Sorumluluk varsa kişilere yüklenir.

Ve suçsuz olan, sırf aynı çevrede bulunduğu için suçlu ilan edilmez.

FETÖ tecrübesinden ders çıkarmadık mı?

Türkiye’nin geçmişte yaşadığı en ağır tecrübelerden biri, dini söylemle örgütsel yapılanma arasındaki sınırın ortadan kaldırılmasıydı.

FETÖ’nün ByLock kullanımı üzerinden yürüyen örgütsel iletişim yapısı bugün hala hafızalarda.

Şimdi başka bir yapı hakkında benzer nitelikte gizli haberleşme iddiaları gündeme geldiğinde yapılması gereken şey şudur:

“Bunların hepsi aynıdır” demek değil.

“Eğer benzerlik varsa, hukuk bunu ortaya çıkarsın” demektir.

Çünkü Türkiye’nin artık cemaat, tarikat, vakıf, dernek, bürokrasi veya siyasi yapı fark etmeksizin bir prensibi netleştirmesi gerekiyor:

Dini kimlik, kimseye hukukun üzerinde olma imtiyazı vermez.

Vatanseverlik de vermez.

Laiklik savunuculuğu da vermez.

Askerlik geçmişi de vermez.

Hiç kimse “bizden” olduğu için dokunulmaz değildir.

Dini kullananın da, laikliği kullananın da hesabı aynı olmalı

İşin en tehlikeli tarafı burada.

Dini istismar eden bir yapı, gerçek Müslümanların itibarına zarar verir.

Laikliği vesayet aracı haline getiren anlayış, gerçek laiklerin itibarına zarar verir.

Vatanseverliği siyasi sopa yapan anlayış, gerçek vatanseverliğe zarar verir.

Çünkü bunların hepsi aynı şeyi yapar:

Kavramı büyütür, insanı küçültür.

Oysa gerçek Müslümanlık insanı kulluk makamında tutar; kimseyi kul edinme makamına yükseltmez.

Gerçek vatanseverlik ülkeyi kendi mülkü gibi görmek değildir.

Gerçek laiklik ise toplumu belli bir zümrenin vesayeti altına sokmak hiç değildir.

Türkiye artık “ağababa” siyaseti istemiyor

Türkiye’nin temel meselesi aslında çok basit:

Bu ülkede herkes kendi işini yapacak.

Siyasetçi siyaset yapacak.

Asker görevini yapacak.

Din insanı din hizmetini yapacak.

Gazeteci gazetecilik yapacak.

Hukukçu hukuku işletecek.

Ve hiç kimse perde arkasından millete ayar vermeye kalkmayacak.

Çünkü Türkiye’nin geçmişinde “ağababa” arayanların faturası ağır oldu.

Kimi zaman siyasi vesayet çıktı karşımıza.

Kimi zaman bürokratik vesayet.

Kimi zaman dini kisveye bürünmüş kapalı yapılar.

Kimi zaman da “ülkeyi biz kurtarırız” iddiasındaki başka elit çevreler.

Sonuç hep aynı oldu:

Millet kaybetti.

Artık kaybetmemesi gerekiyor.

Bugün mesele Erdoğan gider mi, kalır mı meselesinden de büyüktür.

Mesele Türkiye’nin yeniden birilerinin aparatı haline gelip gelmeyeceğidir.

Çünkü iktidarlar gelir.

İktidarlar gider.

Ama devlet kalır.

Millet kalır.

Türkiye kalır.

Ve Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir vesayetçi, yeni bir kurtarıcı veya yeni bir “gizli ağababa” değildir.

Türkiye’nin ihtiyacı, sandığa ve hukuka güvenen bir millet iradesidir.

Aparatlar mı?

Onların da bir son kullanma tarihi vardır.

Millet, zamanı geldiğinde hepsini tarihin rafına kaldırmasını bilir.

Hakkında Editör

Taraf Olmayan Habercilik Yapan Aybüke Türk Haber, dünyadaki bütün Türklerin gür sesi ve onların kulağı olacaktır. Habere Bozkurtça bakan ve değerlendiren Aybüke Türk Haber mazlumların da temsilcisi olmayı hedeflemiştir.

Göz Atmak İster misiniz?

Organize Suç Örgütlerine Tarihi Operasyon: Kripto Varlıkları da Kapsayan Dev Hamle

Adalet Bakanı Akın Gürlek, organize suç örgütlerine yönelik yürütülen mali soruşturmalarda önemli bir aşamaya gelindiğini …

Bir yanıt yazın